Kaskın İçindeki SEN: Uzun Yolda Sürücünün Kendiyle Hesabı
Uzun yol, motosikletin değil sürücünün karakterini ortaya çıkarır. Asfalt uzadıkça motor değil, insan konuşmaya başlar.

Ben motosikleti şehir içi kullanım amacımdan çok şehir dışı, şehirler arası hatta ülkeler arası bir keşif gemisi gibi görürüm. Bana göre uzun yolun en acımasız tarafı, seni kim olduğunla baş başa bırakmasıdır. Şehirde insan kendini kolay saklayabiliyor. Trafiğin hengâmesi, korna sesleri, ışıklar, acele, öfke, yolların bozukluğu, diğer motorcuların davranış ve görüntüleri, başkalarının hataları… Bunların hepsi birer branda gibidir… O kalabalığın içinde kimse kimseyi hatta insan kendini bile görmez. Ama şehir arkada kalıp asfalt uzamaya başladığında, motorun ritmi sabitlendiğinde, rüzgâr ve motorun sabit devirli sesi kaskın içinde bir şeyler fısıldamaya başladığında iş değişir. O saatten sonra mesele motosiklet olmaktan çıkar, geriye sürücü kalır. Daha doğrusu, kaskın içindeki SEN.
Motosiklet uzun yolda silindirlerin değil, sürücünün karakterini ortaya çıkarır. Hem yola hem kendine karşı ne kadar sabırlı, ne kadar kibirli, ne kadar dürüst olduğunu ve ne kadar korktuğunu. Çünkü uzun yol affetmez ama dürüsttür. Sana bağırmaz, öğüt vermez, omzuna dokunup "birader kendine gel" demez. Sadece bekler. Bir hatanı, bir rehavetini, bir acele kararını, bir boş özgüvenini alır ve tam zamanı geldiğinde yüzüne çarpıverir. Hem de öyle sessiz çarpar ki çoğu sürücü düşene kadar ders zilinin çaldığını anlamaz bile.
Uzun yol yapmamış olan için her şey biraz daha romantik ve ütopik olabilir. Sabah erken kalkılır, çanta bağlanır, kahveler içilir, kontak açılır, güneş daha tam yükselmeden yola çıkılır. Güzel virajlar, boş yollar, bir benzinlikte içilen çay, bir dağ yolunda çekilen fotoğraf… Elbette bunlar işin güzel tarafı. Ama sadece güzel tarafı. Mesele fotoğraf değil, o fotoğraf çekildikten sonra motorun üzerine tekrar nasıl oturduğundur. Çünkü uzun yolda insanı taşıyan şey heves değil, ayardır.
Gaz açmak kolay, o gazı ne zaman kapatacağını bilmek zordur ve eğitimle hatta tecrübeyle öğrenilir.
Motorcular arasında bence çok karıştırılan iki şey var: hız ve ustalık. Birçok sürücü kendini hızlı olduğu için iyi sanır. Oysa hız çoğu zaman yetenekten değil, iştahtan gelir. Motosikletin gücü vardır, yol seni çağırır, hava açıktır, sürücü de kendini zinde hissediyordur; gaz açar. Bunun adı çoğu zaman sürüş değil, dürtüdür. Ustalık başka bir şeydir. İster 2 ister 4 teker kullanın ustalık ritim işidir. Kendini tutabilme işidir. Virajı dönmek değil, viraja doğru akılla girmektir. Fren yapmak değil, fren ihtiyacını önceden azaltmaktır.
İyi sürücü son anda kurtaran değil, baştan kendini sıkıştırmayandır. Bu cümle kulağa gösterişsiz geliyor haklısınız ama uzun yolun "kitabı" tam da burada yazılır.
Yol insanın egosunu çok çabuk tespit eder. Hele bir de motorunuz iyiyse, hava temizse, asfalt akıyorsa ve gün senin günün gibi görünüyorsa, kendini olduğundan büyük sanmaya başlarsın. İşte tehlike de orada başlar. Çünkü motosiklet üzerinde fazla özgüven, alkolden bile sinsi bir sarhoşluk yaratır. Kendini çok iyi hissettiğin an en zayıf anına yaklaşmış olabilirsin. "Bir şey olmaz" cümlesi, iki tekerin üstünde kurulabilecek en pahalı cümlelerden biridir. Bir şey olur. Hep olur. Bazen büyük olur, bazen küçük olur ama mutlaka olur. Yol bu konuda kimseye torpil geçmez.
Ne kadar çok "ben bunu (da) tahmin etmiştim" diyorsan o kadar iyi bir sürücüsündür.
Bence uzun yolda en büyük hata yorgunluğu sadece bedende saymaktır. Çoğu sürücü kolu ağrıyınca, beli tutulunca, bileği uyuşunca, enseye kramp girince yorgun olduğunu kabul eder. Oysa tehlikeli yorgunluk çok daha önce başlar. Gözün tek noktaya sabitlenmesinde başlar. Yol taramanın bozulmasında başlar. Kamyonun arkasında gereğinden uzun kalmanda başlar. Basit bir sollamayı fazla düşünmende, kolay bir viraja gereksiz sert girmende, su içmeyi ertelemende başlar. Yani motor hâlâ gidiyordur ama senin içindeki düzen bozulmuştur. Hele yaz sıcağında bu daha da sinsidir. Susuz kaldığını çoğu zaman anlamaz; sadece keyfinin kaçtığını sanırsın. Halbuki mesele keyif değil, dikkat kaybıdır. Kaskın içinde yavaşlayan şey sadece düşüncelerin değil, refleksin ta kendisidir.

Bir de insanın yanında taşıdığı görünmez yükleri vardır. Çanta arkadadır ama asıl yük çoğu zaman kaskın içindedir. Yenge ile evde bıraktığını sandığın bir mesele, işten taşınan bir öfke, yarım kalmış bir konuşma, içini kemiren bir huzursuzluk… Bunlar motosiklet üzerinde kaybolmaz. Tam tersine, büyür. Çünkü uzun yol sessizdir. Ve sessizlik, insanın içinden geçenleri büyütür. Motosiklet bazen kafa dağıtır denir; bence bu doğru değil.
Motosiklet kafayı dağıtmaz, kafayı ortaya çıkarır.
O yüzden uzun yol biraz da insanın kendine ne kadar dayanabildiğinin testidir. Kimi sürücü yalnız yolu bu yüzden sever, kimi de bu yüzden sevmez.
Ben yalnız sürüşün insanı terbiye ettiğine inanırım. Çünkü yalnızken rol yapamam, kimseye hava atamam, kimsenin temposuna saklanamam, kimsenin kararına yaslanamam. Erken durursan sen durursun. Hızlı gidersen sen gidersin. Korkarsan sen korkarsın. Grup sürüşünün keyfi yadsınamaz ama yalnız yolun terbiyesi başkadır. Orada sadece SEN, motor ve kararların vardır. Hata da sana aittir, doğru da. Bu yüzden yalnız yolda geçirilen saatler, birçok sürücünün yıllarca öğrenemediğini birkaç günde öğretir: kendi ritmini.
Uzun yolun asıl ustalığı, varılacak yere değil sürdürülecek disipline odaklanmaktır. Ne zaman ki sürücü zihnini "kaçta varırım" hesabına kilitler, işte o zaman yolun ayarı bozulur. Çünkü hepimiz biliriz ki motosiklet varış odaklı bir makine değildir. Aceleyle kullanıldığında karakteri bozulur. Takvim bir şey söyler, beden başka bir şey söyler, hava başka, asfalt başka. Tecrübeli sürücü işte bu sesler arasından doğru olanı seçer. Bazen doğru karar devam etmektir, bazen de durmak. Ama durmayı bilmek çoğu zaman gitmeyi bilmekten daha büyük ustalık ister. Herkes gaz açar; çok azı bundan vazgeçer. Oysa birçok kazanın kökünde yeteneksizlik değil, inat vardır.
Mola meselesi de boşuna hafife alınır. Bizim ülkemizde sanki motoru durdurmak zayıflıkmış gibi davranan bir sürücü kibri var. Oysa doğru mola, sürüşün kesintisi değil, tamamlayıcısıdır. Benzin almak, su içmek, vizördeki sinekleri temizlemek, omuzları gevşetmek, eldiveni çıkarıp parmaklara kan yürütmek, lastiğe bakmak, gölgeye geçip iki dakika sessizce ayakta takılmak… Bunlar küçük görünür ama sürücünün dağılmış merkezini toplar. Mola vermeyi bilen sürücü, motor kullanmayı sadece hareket etmek zanneden sürücüden her zaman daha ileridedir.
Çünkü mesele yol almak değil, yolu doğru almaktır.
Ekipman da bu işin sadece güvenlik vitrini değildir. Rahatsız eden fazla dar veya geniş bir kask, buğuyu kesmeyen bir Pinlock, terleten bir mont, yanlış seçilmiş eldiven, tabanı yoran bir bot… Bunların her biri dikkatinden çalar. İnsan bunu hemen fark etmez. "Bugün nedense sürüşüm akmıyor" der. Oysa akmayan sürüş değil, dağılan odaktır. Konfor şımarıklık değil, sürdürülebilir dikkat meselesidir. Uzun yolda küçük rahatsızlıklar büyür, büyüdükçe zihne sızar, zihne sızdıkça kararları bozar. Sonra sürücü bir viraja geç bakar, bir frene geç uzanır, bir araca gereğinden fazla yaklaşır veya aşırı sert bir fren yapar. Mesele bir anda olmuş gibi görünür ama hiçbir şey bir anda olmaz. Yol, faturasını hep küçük ihmallerin toplamı üzerinden keser.
Bir başka yanılsama da yapılan kilometreyle ustalığın eşit sanılmasıdır. Çok yol yapan herkes iyi sürücü değildir. Bazısı sadece çok gider. Arada ciddi fark vardır. Kilometre bazen öğretir, bazen sadece tekrar ettirir. Aynı hatayı uzun süre yapmak tecrübe sayılmaz. İnsan yıllarca motor kullanıp hâlâ sabırsız, hâlâ sert, hâlâ dağınık olabilir.
Ustalık, kilometre biriktirmek değil her kilometrede biraz daha sadeleşmektir.
Daha az gösteriş, daha az gereksiz risk, daha az kendini ispat telaşı… Daha çok gözlem, daha çok öngörü, daha çok ayar. "Yolun adamı" olmak, yola kafa tutmak değil yolun dilini öğrenmektir.
Sabır, motosikletin en az konuşulan ama en hayati meziyetidir. Sabır burada pasif bir bekleyiş değil aktif bir akıldır. Sollamamak gerektiğini bilmek, trafik veya bir sürücü saçmalaştığında onun seviyesine düşmemek, bozuk zeminde motoru zorlamamak, yağmur bastığında kahramanlığa soyunmamak, rüzgâr artmışken gururu değil gidonu dinlemek… Bunların hepsi sabrın farklı yüzleri. İnsan çoğu zaman cesareti öne çıkarır ama uzun yolda eve getiren şeyin büyük kısmı cesaret değil, ölçüdür. Ölçü kayboldu mu motosiklet keyif olmaktan çıkar, kumara döner.
Şunu açıkça söylemek isterim ki uzun yol güzel bir masaldır ama aptala iyi davranmaz. Hava açar, yol çağırır, motorun biti kanlanır, insan gevşer. En büyük tehlike de tam burada doğar. Çünkü rehavet, korkudan daha sinsidir. Korkan sürücü temkinli olabilir; gevşeyen sürücü fark etmeden hata büyütür. "Bu yol tanıdık", "Bu viraj rahat", "Şu arabayı geçerim", "Bir istasyona daha dayanırım", "Montu veya vizörü açayım bir şey olmaz"… Uzun yolun kazaları çoğu zaman büyük cümlelerle değil, küçük gevşemelerle başlar. O yüzden sürücünün en büyük görevi motoru değil, zihnini toplu tutmaktır.
Ve yine de bütün bu sertliğin içinde uzun yolun insana iyi gelen bir tarafı vardır: yol insanı yorar ama fazlalıklarını da söker alır. Şehirde büyüyen bazı dertler kilometre geçtikçe küçülür.
SEN yüzlerce kilometre sonra aynı SEN değilsindir.
Daha büyük değilsindir belki ama daha netsindir Kendi sınırını biraz daha iyi bilen, neyi yapıp neyi yapamayacağını biraz daha dürüst gören birine dönüşmüşsündür. Motosikletin insana kattığı şey bazen özgürlük değil, açıklıktır. Kendine karşı daha açık olmak. Çünkü asfaltın bir dini vardır: bahaneye değil, sonuca inanır.
Uzun yolun sonunda motor susar, kask çıkar, eldiven bir yere bırakılır. Sessizlik çöker. İşte o anda şunu anlarsın: Yol bitmiştir ama içeride bir şey hâlâ devam etmektedir. Çünkü her uzun yol, sürücünün kendinden bir şey eksiltir, kendine bir şey ekler. Biraz kibir alır mesela. Biraz boş cesaret. Biraz da gereksiz gürültü. Yerine dikkat koyar, sezgi koyar, ayar koyar. Kaskın içindeki SEN hâlâ aynı SEN'sindir belki, ama eskisi kadar kalabalık değilsindir artık. Ve galiba uzun yolun asıl hediyesi de insanı yaşlandırmadan olgunlaştırmasıdır.
Motosiklet, makineden çok aynadır.
Uzun yol da o aynanın en dürüst ışığı. Kendine karşı ne kadar açık, ne kadar ölçülü, ne kadar sakin olabiliyorsan, yolda da o kadar iyisindir. Gerisi hikâye. Fotoğraflar solar, lastikler değişir, motorlar yenilenir, rotalar unutulur. Ama bazı yollar kalır. Manzarası yüzünden değil. O yolda, kaskın içindeki SEN ile ilk kez gerçekten tanıştığın için…
SEN'e iyi bakın.
